Çocuğunuzla Ne Kadar vakit Geçiriyorsunuz Değil, Nasıl Vakit Geçiyorsunuz¿

  • 1 Star
    Loading...

KadıköyŞifa Ataşehir Hastanesi Uzman Klinik Psikoloğu Merve Büyükkucak, çalışan annelerin vicdan azabı çekmeden, çocukları ile nasıl sağlıklı bir ilişki kurabileceklerini anlatıyor. Günümüzün yaşam koşulları ne yazık ki anneleri büyük heveslerle dünyaya getirdikleri bebeklerini bir noktada güvendikleri bir aile büyüğüne ya da bir bakıcıya bırakarak çalışma hayatına dönmeye mecbur bırakmakta. Kariyer anlamında yaşanan zorlukların yanı sıra belki de anneleri en çok zorlayan meselelerden biri iş ve ev hayatı arasında denge kurmaya çalışırken çocuklarına arzu ettiklerinden çok daha az vakit ayırabilmeleri ve beraberinde gelen suçluluk hisleri ile vicdan azabı. En büyük zorluk ise belki de birçoğunun önünde daha önce kendileri gibi hem çalışıp hem de annelik yapmış olan anne modellerinin pek fazla olmayışı. Ancak her ne kadar çalışmaya devam etmek ya da evde kalmak anneler için büyük bir ikilem yaratsa da araştırmaların hem fikir olduğu sonuç sağlıklı bir psikolojik gelişim için önemli olanın çocuk ile bakım veren kişi (ör: anne, anneanne, babaanne, bakıcı, vb.) arasında sevgi dolu, ihtiyaçların karşılandığı ve süreklilik arz eden doyurucu bir ilişkinin var olması olduğudur.
Doğumdan itibaren annenin zihni ve yaşamı bir süreliğine sadece bebeği ve bebeğinin bakımı ile meşguldür ki bu da anne ve bebek arasında güvenli bağın oluşumu ve bebeğin ihtiyaçlarının birebir karşılanması, hayatta kalabilmesi için elzemdir. Bu dönemde anne bebeğinin ağlamasından, çıkardığı seslerden, bakışından ihtiyaçlarını anlar ve ilk zamanlar hem fiziksel hem de duygusal ihtiyaçları açısından kendisine bağımlı olan bebeğinden başka bir şey düşünemez haldedir. Bu durum bebeğin psikolojik gelişimi için olmazsa olmaz meşguliyetlerden biridir anne için. Ancak zamanla annenin de zihni bebeği dışında başka şeylerle meşgul olmaya başlar (ör: eşiyle ilgilenmek, iş yaşamına yönelmek vb.) ki bu da bebeğin anneden ayrılabilmesi, ayrışabilmesi, dış dünyayı keşfedebilmesi ve bireyselleşebilmesi için çok önemli bir aşamadır. Bu noktada bebeğin yeni gelişen becerilerinin desteklenmesi, anne dışında var olan dış dünyayı keşfedebilmesi ve tanıyabilmesi için cesaretlenmesi, anneden ayrışabilmesine yardımcı olunması psikolojik gelişimi açısından kritik bir önem taşır.
Birçok toplumda olduğu gibi bizim toplumumuzda da ne yazık ki iyi anne olmak zamanın ve hem fiziksel hem de zihinsel enerjinin hemen hemen hepsini çocuğuna ayırmak olarak algılanmaktadır. Hâlbuki sağlıklı çocuk gelişimi için önemli olan fiziksel birlikteliğin süresinden çok içeriği ve duygusal anlamda doyuruculuğudur. Bu bağlamda aynı evde sabahtan akşama kadar bir arada bulunmak yerine “kaliteli zaman” olarak da sıkça adlandırılan, gün içerisinde sadece anne ve çocuğun dünyada sanki başka hiç kimse yokmuşçasına ilişki kurdukları, çocuğun ihtiyaçlarına ve isteklerine odaklı bir yarım saat geçirmeleri çok daha doyurucudur. Benzer şekilde çocuğa gereğinden ve ihtiyaç duyduğundan fazla yemek yedirmek de ne yazık ki iyi anneliğin bir ön koşulu gibi algılanmakta, duygusal ve ilişkisel anlamdaki doyuruculuk bu noktada fiziksel doyum ile karıştırılmaktadır. Çalışan annelerin çocukları ile geçiremediği zamanların açlığını farkında olmadan onları fazla yedirmeye çalışarak kapatmaya çalışmaları ve fiziksel anlamda aç kalmalarını çocuklarının gelişimleri anlamında önemli bir endişe kaynağı haline getirmeleri de ne yazık ki sıklıkla görülen bir yanılsamadır. Unutulmamalıdır ki büyümek ve sağlıklı gelişmek fiziksel olduğu kadar duygusal doyumu da beraberinde gerektirir. İlginçtir ki son yıllarda yapılan birçok araştırma ev hanımı olan annelerin çocukları ile geçirdikleri kaliteli zamanın çalışan annelere oranla çok daha az olduğunu göstermektedir. Bunun olası sebeplerinden biri birçok sorumluluğu aynı anda yerine getirmeye çabası içinde olan çalışan annelerin zamanlarını ev hanımlarına göre daha iyi planlamak zorunda olmaları, bu nedenle de çocukları ile geçirebilecekleri kısıtlı vakitlerini daha kaliteli yaşamaya çalışmaları olabilir. Ancak tüm bu veriler dahi çalışan annelerin suçluluk hislerine engel olmakta yetersiz kalmaktadır. Çalışan annelerin bu hisler ve vicdan azabı ile düştükleri tuzaklardan biri çocuklarının sevgilerini kaybetmelerine sebep olacağına inandıkları “hayır” kelimesini kullanmaktan kaçınmaktır. “Hayır” demek ne yazık ki çalışan anneler tarafından çocuğun ilgi ve sevginin yanı sıra isteklerinden de mahrum bırakılması şeklinde yorumlanabilmekte, böylelikle sevgi ve sınır koyma arasındaki denge kolayca bozulabilmektedir. Birçok çalışan anne görüşülemeyen zamanın ve yeterince gösterilemediğine inanılan ilgi ve sevgi açığının çocuğun tüm isteklerini fazlasıyla yerine getirerek kapatılacağı şeklinde yanlış bir inanış geliştirirler. Ancak sağlıklı bir çocuk yetiştirmenin en temel kuralı çocuklara isteklerini erteleyebilmeyi öğretmek, dolayısıyla uygun olmayan zamanlarda hayır diyerek onları sınırlayabilmektir. Aksi takdirde çocuk her zaman daha fazlasını ister. Suçluluk duygusuyla hiçbir kayıp yaşatılmamaya çalışılan bu çocuklar her istediklerinin gerçek olduğu gerçek dışı bir yaşam yaşamaya başlarlar ki ev dışında çeşitli kısıtlamaların olduğu ve bu kısıtlamalar ile kuralların tutarlı bir şekilde uygulandığı ortamlar bu çocuklar için bir kâbus haline dönüşebilir. Örneğin bu çocukların özellikle okula başladıklarında ciddi engellenmeler ve sınırlamalar karşısında büyük oranda uyum sorunları yaşamaları kaçınılmazdır; çünkü ne okul ne de dış dünya tıpkı ebeveynleri gibi onların ayakları önünde eğilmeyecektir.